16 Temmuz 2020 Perşembe

TÜRKLER'DE ŞEHİR, ŞEHİRLEŞME KÜLTÜRÜ




Türkler tarihin ilk zamanlarında yayılmacı politikaları ve konargöçer yapılarıyla yerleşik hayata uygun bir hayat sürmemişlerdir.  Bir milletin medeniyet oluşturabilmesi için şehirleşmesi, yerleşik hayatta bir düzen kurması ilk şarttır. Sürekli hareket halinde olan toplumlar kendi medeniyetlerini oluşturamazlar. Böyle göçebe bir toplumun İslamiyeti kabulünden sonra yerleşik hayata geçmesiyle birlikte ortaya koyduğu mimari eserlerinin kendilerine özgü olması dikkat çekicidir. Türkler şehirleşme sürecinde kendi inançları, gelenekleri, görenekleri, ortak estetik anlayışları çerçevesinde örneğine rastlanmayan oldukça sağlam yapılar meydana getirmişlerdir.
Nihad Sami Banarlı “İstanbula’a Dair” isimli kitabının III. Bölümünde çok etkileyici bir üslupla bizlere anlatıyor: “Yazları yaylada, kışları kışlakta geçirmeğe alışmış; “Altın pencereli, ipek sayvanlı büyük evler” diye sevdiği geniş çadırlarını, dağların, ovaların hür yeşilliklerine kurulmuş; engin ruhlu enerjik, yörük bir milletin çocukları, zamanla, bu katı duvarlı, beton çatılı dar hücreler içine sığmağa nasıl alıştılar? O millet ki, hür ve seyyal bir “çadır medeniyeti” nden, sabit bir “şehir medeniyeti” ne geçmek ihtiyacını duyunca, ulu mabedler yüceltmiş, geniş avlular, engin meydanlar kurmuştu. Taştan veya tahtadan evlerini bol ağaçlı, geniş alanlı bahçeler ortasında yaptırmış; ufukları görmek zevkini köreltmek için, kuleli köşkler yükselmişti. Çok sevdiği yeni ülkesinin oyalı sahillerini, mavi ve yeşil ufuklu zarif yalılarla süslemişti. Yalılarını, köşklerini, ev, saray ve mabedlerini çadır hatırası geniş saçaklarla gölgelemiştir. “
Tarihte ilk kurulan Türk şehirlerine 7. Yüzyılda Uygurlar döneminde rastlıyoruz. Karahanlılar dönemi ile birlikte Türklerin İslamiyet’i kabulüyle şehirleşme kültüründe İslamiyet’in etkilerini görmeye başlıyoruz.
“Türkler Türkistan sahasından XI. Yüzyıldan itibaren büyük kitleler halinde batıya yöneldiklerinde bazı kavramları da birlikte getirmişlerdir. Bunlardan birisi artık iyice unutulmaya başlanan (Balık) öteki ise yine de yaşayan (Kend) idi. Bu iki kavramın yanında İran sahasından geçerken aradaki “şehir” kavramıyla da tanıştılar. “Şehir” iki heceli ve uzun gibi görünen hüviyetiyle, Türklerin ağzında iyice kısaldı. Muhtemelen XII. Yüzyıl Türkçesinde görülmeye başlayan, fakat XIII. Yüzyıl ve sonraki yüzyıllarda yaygınlaşan “Şar” bu kısaltma oluşumunun eseri olsa gerektir. Balık, kend ve şar (şehir) kavram ve görüntülerinden ilki ancak XIII. Yüzyıl sonlarında Cengizli Kültürüyle İlhanlılar zamanında yeniden Ön Asyada görünecektir. Balık İlhanlılar dönemi sonrasında yaşamayacak, yerini daha çok şehir-şar ‘a bırakacaktır. Kend, ayn İlhanlı Kültür çevresinde biraz daha yaşayacak, fakat daha çok Doğu Anadolu coğrafyasında kullanılacaktır. Yukarıda da dediğimiz gibi XVI. Yüzyılın yöre ile ilgili Osmanlı tahrirlerinde “kend” oldukça etkili bir şekilde yankı bulacaktır.”
Türklerin Müslümanlığı kabul etmeleri sonrasında merkezi cami veya mabed olan yerleşimleri benimsediklerini ve bu anlayışla şehirleştiklerini görüyoruz. Bu şehirleşme anlayışı Müslüman Arap kentlerinde görmekle birlikte, “Müslümanlığı kabul ettikten sonra Anadolu’ya yerleşen Türklerin yeni kurdukları ya da zamanla çoğunluk haline geldikleri kentlerde ise bu durumun değiştiği ve şehir merkezlerinde ibadet yerlerinin değil, ticaret yerlerinin, bedestenlerin yer aldığı gözlenmektedir.”



BEDESTENLER-PAZARLAR-HANLAR

“Yerleşik Türklerin en erken ticari faaliyetleri Orta Asya’da pazarlar ve dükkanlar kurarak başlamıştır. Anadolu’da Selçuklu yerleşiminin başlaması ve 13. Yüzyılın ilk çeyreğinden sonra ticari olarak büyük canlanma görülmüş, hanlar, kervansaraylar, bedestenler ve çarşılar inşa edilmeye başlanmıştır. Ahi organizasyonlarının gelişmesine paralel olarak da ticari binalar ve merkezlerin sayısı artmıştır. Anadolu Selçuklu devrinin sonlarına doğru inşa edilmeye başlanan bedestenler, Anadolu Beylikleri ve Osmanlı Döneminde hem sayı hem de karakteristik açıdan gelişmişlerdir. “
“Sanayi öncesi toplumlarda kentleşmeyi ifade eden en önemli gösterge ise alışveriş merkezleriydi. Haftada bir ya da birkaç kez kurulan veya sürekli olan pazarlar açık alışveriş yerleri; bedesten, han, çarşı gibi alışveriş merkezleri ise kapalı, alışveriş yerleri olarak nitelendirilmiş ve bu yapılar ve meydanlar kentin fiziki konumunu doğrudan etkiler konumda olmuşlardır. “ Osmanlı İmparatorluğu Döneminde esnaf loncalar halinde örgütlenmiş ve arestalarda toplanmıştır. Kayseriyye veya Bedesten denilen kapalı mekanlarda toplanan esnaf büyük şehirlerde veya bölge merkezlerinde neredeyse tarım dışı üretimin tamamını elinde tutuyordu. Böylece hizmet sektörü yerli ürünlerin işlenip, daha büyük merkezlere ulaştırıldığı bölgesel merkezlerin büyüklüğü oranında büyüyordu. Şehirler de artalanlarıyla kurdukları ilişkiyle gerçek anlamda Pazar kurulan, Pazar ekonomisinin nefes aldığı ve dünyayla bağlantının sağlandığı odaklar haline geliyordu.”
 Ahmet Hamdi Tanpınar “Beş Şehir” isimli kitabında Osmanlı Devrinde Fatihin veziri Büyük Mahmut Paşa tarafından yaptırılmış bir bedestenden bahseder:” Bunlar yeni imparatorlukla başlayan yeni nisbet fikrinin eserleridir. Fakat Osmanlı hiçbir zaman Selçuk gibi yapıcı olmadı. Tamirden sonra 10 kubbesiyle birdenbire meydana çok vazıh bir cümle gibi çıkan bu bedestende bugün türlü kazılardan gelen Hitit eserlerinin daima şaşırtıcı plastikleri bugünün sanatına o kadar yakın üsluplarıyla toprak altında asırlarca süren uykularından henüz uyanmış gibi bakan gözleriyle seyretmek beni daime düşündürmüştür. Yaşanmış hayat unutulmuyor, ne de büsbütün kayboluyor, ne yapıp yapıp bugünün ve yahut dünün terkibine giriyor.”
Osmanlı hakimiyeti sırasında, pazarlar sur dışındaki alanlara kayma eğilimi göstermiş ve böylece geniş bir alanda kent dışından gelenlerle daha kolay irtibat sağlanabilmiştir. Çarşıların büyük bir kısmı ise Osmanlı Döneminde sur içinde belirli bir düzen dahilinde gelişimini sürdürmüştür. Bu dönemde aynı meslek sahipleri kendilerine has çarşılarda hizmet vermeye devam etmiş esnafların çarşı ve pazarlar haricindeki yerlerde ticari faaliyetlerde bulunmasına ise izin verilmediği tespit edilmiştir.”
Osmanlı ve Selçuklu Döneminde çarşı ve bedesten esnafının “ahilik” kültürüne göre, müşteriye ürün satılıp kar amacı gütmeden evvel, ahlaki manada “iyi insan olma; çalışma hayatını esnaflar arası dayanışma ve müşteriye saygı gibi kurallarla belirlemeyi kabul eden bir sistemi yaşam biçimi haline getirdiklerini görüyoruz.
Günümüzde alışveriş ve iş merkezlerinin popüler olmasında, her şeyi bir yerden istediğin zaman alabilme, yemek yeme ve eğlence hizmetini de aynı mekanda karşılayabilme sebebiyle kolaylık sağlaması halk tarafından çokça rağbet görmesine rağmen Anadolu’nun bir çok yerine Bedestenler hala yaşamaya devam ediyor.
Ahilik kültürünün esnaflık anlayışını halen sürdüren Bedestenlerde müşteri ve esnaf arasında bir esnafla diğer bir esnaf arasında günümüzde önemini maalesef yitirmiş olan karşılıklı güven duygusu çok önemliydi. Amaç sadece alışveriş yapmak işini bitirdikten sonra gitmek değildi. Esnaf müşteriyi geleneksel bir çarşı kültürünün getirdiği bir nezaketle ağırlıyor; çay, kahve ikramında bulunup, pazarlık imkanı gibi müşteriyi memnun eden bir sohbet ortamı sağlıyordu. Günümüzde kimi küçük işletmelerin duvarında gördüğümüz müşteri memnuniyeti her şeyin üstündedir.” Sözünün bu Ahilik Kültürünün bir devamı olduğunu söylemek yanlış olmaz.

KAHVEHANELER

“16. Yüzyıldan itibaren, Türk insanının yaşamına giren” kahve“ ve kahvehane etrafında, çok geniş bir kültürel birikim oluşmuştur. Kahve ve kahvehane merkezli kültürel birikim ortamı, o kadar hızlı gelişmiş ve geniş bir alanda etkili olmuştur ki belki de Türk insanının yaşamına bu derece etki eden içecek ve mekan olarak ikinci bir unsur
gösterilemez.”
            “Kahvehanelerin, Kıraathane (Okuma Evi) olarak faaliyet göstermesi Kanuni Sultan Süleyman dönemine rastlar. Bu mekanlarda “devlet sohbeti yapılmasının önlenmesi için böyle bir uygulama başlatıldığı söylenebilir. Bu dönemden sonra, kahvehanelerde edebi faaliyetler zoraki bir şekilde de olsa artmıştır.”
                        “Bu suretle halkın dedikodudan kurtulması için böyle meşgul edilmesi prensibi konuyordu.”

                        “ Türk kahvehanesinin kendine özgü bir döşeme kuralı vardır. Bir eczanenin bir tuhafiye dükkanının nasıl bir tefriş usulü varsa, kahvehanenin de aynen öyledir. Kahvehanede kullanılan eşyanın genel olarak değişmeyen yerleri vardır. Kahve fincanı kahve şeker kutuları, nargile marpuçları ve hatta temizlik yapmaya yarayan süpürgenin bile yeri değişmez. Su bulunan kap genel olarak aynı yere konur. Hatta kahvehane, Türk Kültüründe o kadar yer edinmiş ve önemsenmiştir ki, bazı kahvehanelerde kahve pişirilen yer, adeta cami mihrabına benzetilmiştir.”
                        Eski Kahvehaneler günümüzdekiler gibi okey, tavla, iskambil kağıdı gibi oyunların oynandığı boş zamanların geçirildiği, yerler değildi. O zamanlar kahvehanelerin işlevi toplumun eğitimi, sosyalleşmesi ve sanat, ticaret, eğitim gibi konularda fikir alışverişi yapıp, nezaket ve görgü kuralları gözetilerek sosyalleştikleri mekanlardı.
            Şehirde yaşayan insanların, ortak zevkleri ve aynı meslek grupları8na dahil olmaları ve benzeri sebeplerle her kahvehane kendine has bir fonksiyon edinmiştir; esnaf kahvehanesi, balıkçı kahvehanesi, ırgat kahvehanesi, köçek kahvehanesi, sabahçı kahvehanesi, hemşehri kahvehanesi bunlara örnektir. Bu anlayışı günümüzde memleketlerinden büyük şehirlere göç eden insanların ortak kültürlerini gelenek ve göreneklerini paylaşmak, gurbette aynı dili konuşabildiği memleketlileriyle bir arada olabilmek amacıyla sürdürdüklerini görüyoruz; Yozgatlılar Kahvehanesi, Muhacır Kıraathanesi, Kosovalılar Kahvesi gibi.
Kahvehanelerde dönem dönem farklı amaçlar için bir araya gelinmiş olsa bile ortak payda hep sosyalleşmek olmuştur. “Kahve Bahane” deyimi de bunun için kullanılmıştır. Bununla beraber yine atasözü ve deyimi de bunun için kullanılmıştır. Bununla beraber yine atasözü ve deyim dağarcığımıza, kahve ve kahvehane kültürünün Türk Toplumu için ne kadar önemli olduğunu gösteren sözler katılmıştır. “Fatih Türbedarı Tırnavalı Ahmed Amiş Efendi Hazretleri: “Bir kahvede oturursanız yanınıza bir gelirse kahve ısmarlayınız.” “Osmanlılık budur.”, “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.” “Kahvenin yüzü kara ama yüz ağartır.” “Bir acı kahvemizi içmeye gel.” “Kahve gibi kavrulduk dumanıyla savrulduk.” “Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül ahbap ister kahve bahane.”
            Yüzyıllardır Türk insanının hayatında çok önemli bir yer edinen kahvehanelerde çok zengin bir kültürel ortam oluşmuştur. Ancak günümüzde geçmişte olduğu “faydalı” (okuma evi) fonksiyonunu yitirmiştir.

CAMİLER


            “Türklerin Müslümanlaştığı günden sonra düzenli ve yerleşik hayata geçtiğini görürüz. Hatta öylesine süratli bir geçiş olur ki, Yunanlı Nakraros bunu: Arapların Anadolu’da üç yüz yılda yapamadıklarını Türkler on yılda başardı.!” İfadeleriyle dile getirmekten  çekinmez. Bu başarı İslam’ın hükümlerini icrada şehir hayatına daha çok itibar etmesinden doğmaktadır: Topluca kılınan namazın tek başına kılınan namazdan daha efdal olması doğal olarak camileri hayata taşıyacaktır. Cuma namazının şehir statüsü kazanmış yerlerde kılınması zarureti de aynı eğilimi besleyecektir. “
         Nihad Sami Banarlı, “İstanbul’a dair isimli kitabında Türk Şehirleri için caminin ne denli önemli olduğunu şöyle anlatmıştır; “ Daha Türkiye’deki ilk kuruluşundan beri, bizim şehirlerimize düzden olsun, tepeden olsun uzaktan olsun, uzaktan bakanlar bile, gördüklerinin bir Türk şehri olduğuna ilk anda hükmedebiliyorlardı. Çünkü bu şehirlerin tamamiyle Türk yapısı ve mimarisi vardı. Müslüman-Türk medeniyeti boyunca, her Türk şehri bir kubbeler ve minareler şehri halinde yükselirdi. Madame Bovary müellifi hayalleriyle yaşayan kahramanına şarkı hayal ettirdiği zaman, güzel Emma’nın gözlerinin önünde narin Türk minareleri yükselirdi. Bu minarelerde kubbelerde diğer İslam mimarilerinden farklı, birer milli çizgi idiler. Hele minare yalnız dini değil, milli bir mimaridir. Allah’ın adını göklere, bu adın bu adın ilk harfi gibi elif elif yükselen minarelerden haykırmak o zaman yalnız yukarılık duygusu taşıyan, Türk Milletinin bir inanış üslubu idi. Türk minaresini bu üslup yaratmıştır.”
            Osmanlı’da ve eski Türklerde camiler, günümüz şehirlerindeki camiler gibi sadece ibadet amaçlı kullanılmıyordu. İçerisinde ihtiyaç sahiplerine ve öğrencilere yiyecek dağıtan “imarethaneler” ve “çilehane” adı verilen, Dervişlerin Tanrı ile bütünleşip, manevi olgunluğa erişmek için insanlardan ayrıldıkları, az yemek, az içmek gibi davranışları benimsedikleri küçük kapılı, küçük odacıkları da olan kompleks şeklinde camilerdi.
            Yavuz Bülent Bakiler Taşkent’te gördüğü bir Çilehane’den şöyle bahseder;” Çilehane toprağın 8-10 basamakla inilen derinliğinde. Kapısı demir parmaklıklar arkasında. Çilehaneyi sanki yeni bir zindanla çevirmişler. Genç İmam bütün ceplerini karıştırdığı, birkaç yere koşuşturduğu halde anahtarını bulamadı. Çilehane kapısı önünde birlikte resim çektirdik. Bana dedi ki eskiden dedelerimiz işte bu ocakta çile çekerek olgunlaşırlarmış. Acı çekmeyen huzurun yokluk çekmeyen varlığın kıymetini ne bilir? İnsan gözünü biraz da kendine çevirmeli. İnsan gönül kulağıyla biraz da yaradanın sesini dinlemeli size Çilehane’yi gösteremediğim için üzgünüm.!
 “Üzülmeyiniz” dedim. “İnsanlar artık çile çekmek için toprağın  altına çekilmiyorlar. Şimdi çileyi toprağı üstünde çekiyoruz. Çile toprağın altına inince bitiyor.” Ne demek istediğimi anladı mı bilmiyorum?”
            Ahmet Hamdi Tanpınar, “Beş Şehir” isimli kitabının “Bursa Şehri” kısmında Orhan Gazi’den bahsederken o dönem camilerinin yoksullara sunduğu imkanları da anlatıyor: “Yaptırdığı camilerin kandillerini kendi elleriyle yakan, İmaretlerinde pişirttiği ilk yemeği kendi eliyle fakirlere ve gariplere dağıtan Orhan Gazi’nin yarı evliya çehresi bu destanın asıl merkezidir. Bütün bu ruh kuvveti ve manevilik hep oradan taşar. O bir başlangıç noktasını bir imparatorluk yapmakla kalmaz, ona rahm ve şefkatin derinliği de artar.”
                Şehirlerdeki bu bir çok faydalı amaca hizmet eden eski cami kültürü maalesef günümüzde işlevselliğini yitirmiştir. İmarethanelerinde yoksulların karnını doyuran, çok kutsal bir dayanışma örneği sergileyen camilerimiz günümüzde sadece ibadethane olarak kullanılmakta olup, bu kompleks özelliklerini kaybetmiştir.

HAMAMLAR

            “Anadolu’da çok eski zamanlardan beri bir su kültürü (hamam geleneği) olduğu bilinir. Ama bu kültüre hem güncellik katan hem de onu ölümsüzleştiren, Türk hamam geleneğidir. Türklerin Asya’da yaşarlarken de hamam gelenekleri vardı. Örneğin Uygurlarda hama çok önemliydi. İşte Türklerin Anadolu’ya getirdikleri hama  kültürüyle Anadolu’da buldukları hamam kültürü birleşti. Böylece kendisine özgü bir Anadolu Türk hamamı kültürü doğdu.Bu giderek müesseseleşti. Ve tüm dünyaya ün saldı.”
                “Uygarlık tarihinde Romalılar, yıkanma ve hamamlara en çok ilgi gösteren toplum olarak öne çıkmaktadır. Bu derin ilginin özü ise yaşam tarzlarında ve kültürlerinde yatmaktadır. Romalılar her gün yıkanıp, günlerinin önemli bir bölümünü de halk hamamlarında geçirirlerdi.”
            “Vücudumuzun da yüzde 70’inin sudan oluştuğunu göz önünde bulundurduğumuzda suya dair ihtiyacımızın ne derece önemli olduğu ortaya çıkar. Daha sağlıklı bir beden için suya ve onun terapisine ihtiyaç duyarız. Bunu yaşayabileceğimiz tek mekan olan banyolar, nesiller öncesine dayanan bir inanç ve kültür ile şekillenmektedir. Medeniyetler tarihinde özellikle Roma ve Osmanlı’da su ve suyun kullanıldığı alanlara çok önem verildiği hatta bir çok yapıda ıslak mekanlar oluşturulduğunu görmekteyiz. Mekanların en önemli örneklerinden biri olarak hamamlar; yıkanma, temizlik ve rahatlama gibi ihtiyaçların da giderildiği yegane mekanlardır. Her ne kadar hamam kültürünün ve mekan kurgusunun temelleri Roma hamamlarına dayansa da, Osmanlı Kültürü ve mimarisinin etkisiyle de gelişen “Türk Hamamının da kendisinden sonra gelen medeniyetlerin yıkanma ve arınma kültürlerinin gelişmesinde büyük payı olmuştur.”
            Türk hamamı, kendine özgü gelenekleriyle geçmişten günümüze görsel sanatlara, şiire, roman, edebiyatın birçok dalına konu olmuş, zamanla şehir hayatının çok önemli bir parçası haline gelmiştir.
            Türk Hamamları, şehir içinde kadınların ve erkeklerin ayrı ayrı kullandığı, yıkanma ihtiyacını karşıladıkları bir mekan konumundadır. Eskiden saraylarda ve varlıklı kişilerin büyük evlerinde kişilere özel hamamlar olmakla birlikte, bazı kaplıca bulunan şehirlerde hamam bu sağlık ihtiyacını karşılayan suların üzerinde kurulmuştur.
           
 “Türk Milli Kültürünün en renkli öğesi olan Türk Hamamı kısmen değişikliğe uğramış olsa da  halen varlığını devam ettirmektedir. Bugün sayıları parmakla gösterilecek kadar az olan orijinal Türk hamamlarının yanı sıra, turistik destinasyonlardaki konaklama işletmelerinin ilginç bir ünitesini oluşturan hamam, Türk Kültür mirası açısından ayrı bir öneme sahiptir.”
            Türk şehirlerinde hamamlar sadece halkın temizlenme ihtiyacını karşılamakla kalmamış, özel günlerin kutlanması için kültürel bir eğlence mekanı görevini üstlenmiştir. Kadınlar arasında yapılan “gelin hamamı”nda  börekler, sarmalar hazırlanır, adeta bir cümbüş eşliğinde sazlı sözlü bir eğlence tertip edilirdi. Günümüzde büyük otellerin hamamlarında bu geleneğin modernize edilip hala uygulandığını görmekteyiz. Aynı şekilde erkeklerde “damat hamamı”, dini bayramlar öncesinde yine toplu bir şekilde gidilen “bayram hamamı” gibi özel kutlamalar  şehir halkının “hamam kültürünü” gelenekselden günümüze modernize edilmiş şekliyle halen devam ettirmektedir.
            Osmanlı döneminde sosyal hayatın merkezinde çok büyük bir önem arz eden hamamlar, mimari, tarih ve sanatsal olarak Türk Kültürü açısından son derece önemli bir yapı şeklidir.

SONUÇ

            Türklerin yerleşik hayata geçmelerinden sonra, şehir hayatlarında büyük önem arz eden, şehirleşmeye katkıda bulunan bazı kurumlara ve bu kurumların medenileşme yolundaki katkılarına geçmişten, günümüze mimari ve fonksiyonel anlamda değişen bazı özelliklerine kıyaslama yaparak değindik. Çağımız şartlarında değerlendirdiğimizde bu kurumların geçmişte ilk kuruldukları zamanda bir ruhu olduğunu, belirli kuralları çerçevesinde gelenek ve göreneklerin tam anlamıyla bütün inceliği ve zarafetiyle şehir halkı tarafından yaşatıldığını, ancak günümüz tüketim toplumunun metropol yaşamda bu inceliklere ehemmiyet göstermediğini, mekanın uyandırdığı duygulardan ve ihtişamından ziyade mekanik bir “kullan at” mantığının hakim olduğunu üzülerek görmekte ve bizler de yaşamaktayız.



KAYNAKÇA


BANARLI N. S, İstanbul’a Dair

BEYHAN A., Türkiyede İskan ve Şehirleşme Tarihi

BOZOK D., Türk Hamamı ve Geleneklerin Turizmde Uygulanışı

DOĞRU H. (1995), XVIII. Yüzyıla Kadar Osmanlı Kentlerinin Sosyal ve Ekonomik       Görüntüsü

İNAN K., Bedestenlerin Türk Ticari Mimarisindeki Yeri ve Trabzon Bedesteni

MUŞMUAL H., 1867, Konya Çarşı Yangını ve Etkileri Üzerine Bir İnceleme Denemesi, Cumhuriyet Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi

SUBAŞI M.İ, Kategoriler; 145. Sayı, Hayat ve İnsan

TANPINAR A.H, Beş Şehir

TANSUĞ S. Türk Hamamı

TDK Yayınları, Güzel Yazılar Gezi Hatıra

ÜNVER A.S, Türk Etnografya Dergisi, Türkiyede Kahve ve Kahvehane

ÜRÜK Z., Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi

YILDIZ M. C., Türk Kültür Tarihinde Kahve ve Kahvehane

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

bal damlası